Bitmeyen bir günün gecesine bağladığı kelimelerin ne kadar kifayetsiz olduğunun farkına vardığında iş işten çoktan geçmişti. Tan yerine dönerken gökyüzü elinde kayda değer bir cümlenin bile olmaması çok acıydı. Ya kalemi isyandaydı ya kelimeleri ya da kendisi… Ne olursa olsun elle tutulur tek bir söz yoktu ortalıkta, buruşturulup atılan kağıtlardan başka hiç bir şey…


Hayata dair yazmak bile boş geliyordu. Neden? Niçin? Nasıl? diye çok defa sorduğu soruları boşlukta kendisine pis pis sırıtırken bulduğunda her bir soruya çatmamak için kuduruyor, deli danalar gibi odada dolanıyordu. Gece işte, kısır bir döngüde geçen gecelerden biriydi yine. Uykusuzluğa vurduğu karanlığın anlamsız sessizliği içinde derinden çok derinden dipsiz kuyulardan yankılanarak gelen sessiz bir sese kulak verdi. Anlamsız sesleri birleştirip mana yüklemeye niyetlenip anlamsızlığı çözümlediği anda gün ağarmış sesler uzaklaşıp gitmişti. Anlamsız gürültülerin içinde sessizliğe büründü. Bir bir anlamsızlığın içinde dökülüp giden kelimelerin arkasından baka kaldı. İçinde olan her şey yavaş yavaş gidiyordu. Gitme vakti dedi kendi kendine uzaklara ama çok uzaklara. Dipsiz kuyuların dibinden daha derinlere, dehlizlerden geçerek uykuya varmak için geceye doğru…

Derin derin uykuların tünellerinden geçerek bir bir kelimeleri biriktirmek, sabahın gecesine varmak için yola koyuldu, usul usul…

Yorum bırakın

Popüler