Merhamet, insanlığın en eski ve en evrensel değerlerinden biridir. Gücü bağırmaz, gösterişe ihtiyaç duymaz; çoğu zaman sessizdir ama etkisi derindir. Bir başkasının acısını hissedebilme, onu anlamaya çalışma ve bu acıyı hafifletme isteği, insanı yalnızca ahlaki olarak değil, varoluşsal olarak da yüceltir. Merhamet, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu en sahici bağlardan biridir.

Modern dünyada hız, rekabet ve bireysellik kutsanırken merhamet çoğu zaman “zayıflık” olarak algılanır. Oysa merhamet, zayıflığın değil, cesaretin bir göstergesidir. Başkasının yarasına bakabilmek, ondan kaçmamak; görmezden gelmek yerine görmeyi seçmek güçlü bir irade ister. Merhamet, insanın kendini merkeze koymaktan vazgeçip başkasına yer açabilmesidir.

Merhametin temelinde empati vardır; ancak empatiyle sınırlı değildir. Empati hissetmektir, merhamet ise hissettikten sonra harekete geçmektir. Aç olanı anlamak empatiyse, onunla ekmeğini bölüşmek merhamettir. Ağlayanı fark etmek empatiyse, yanında sessizce durabilmek merhamettir. Bu yönüyle merhamet, soyut bir duygu değil, somut bir sorumluluktur.

Bireysel düzeyde merhamet, insanın ruh sağlığını da besler. Kendine ve başkalarına karşı merhametli olan bireyler, öfke ve yargıdan daha uzak, içsel olarak daha dengeli bir yaşam sürer. Kendine merhamet gösterebilen insan, hatalarını inkâr etmeden ama kendini ezmeden yoluna devam edebilir. Bu da gelişimin en sağlıklı zeminidir. Sürekli kendini suçlayan, acımasızca eleştiren bir zihin ne üretkendir ne de huzurlu.

Toplumsal düzeyde ise merhamet, adaletin ve barışın ön koşuludur. Merhametin olmadığı bir toplumda kurallar sertleşir, insanlar rakamlara ve etiketlere indirgenir. Mülteci, yoksul, engelli, hasta ya da “öteki” olarak tanımlanan herkes, merhametin eksik olduğu yerde görünmez olur. Oysa merhamet, farklılıkları tehdit değil, insanlık ortak paydasının bir parçası olarak görmeyi sağlar.

Savaşlar, göçler, yoksulluk ve adaletsizliklerle dolu bir dünyada merhamet romantik bir duygu değil, acil bir ihtiyaçtır. Merhamet olmadan teknoloji ilerler ama insanlık geriler. Merhamet olmadan hukuk olur ama adalet eksik kalır. Merhamet olmadan iletişim vardır ama gerçek bağ kurulamaz.

Merhametin en zor yanı seçici olmamasıdır. Kendimize benzeyene değil, bize uzak olana da uzanabilmektir. Hak ettiğini düşündüğümüze değil, insana merhamet gösterebilmektir. Bu, insanın içindeki öfke, korku ve önyargılarla yüzleşmesini gerektirir. Bu yüzden merhamet kolay değildir; ama tam da bu nedenle değerlidir.

Sonuç olarak merhamet, dünyayı bir anda değiştiren büyük bir güç gibi görünmeyebilir. Ancak her dönüştürücü değişim, küçük ama samimi bir merhamet anıyla başlar. Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında süren savaşlarda evini kaybeden çocuklar, sınır kapılarında bekleyen mülteciler, doğal afetlerin ardından enkaz başında umut arayan insanlar bize aynı soruyu sorduruyor: “İlerliyoruz ama insan kalabiliyor muyuz?” Haber bültenlerinde rakam olarak geçen her kaybın, aslında bir hayat, bir hikâye, yarım kalmış bir gelecek olduğunu hatırlamak merhametin ilk adımıdır.

Kimi zaman bir deprem sonrası uzatılan bir el, kimi zaman savaşın ortasında paylaşılan bir parça ekmek, kimi zaman da sosyal medyada linç edilmek üzere olan birine gösterilen anlayış… Bugünün dünyasında merhamet, büyük nutuklardan değil, küçük ama cesur duruşlardan doğuyor. İnsanlığın bu kadar sınandığı bir çağda merhamet lüks değil, bir zorunluluktur. Çünkü merhameti kaybeden bir dünya, yalnızca başkalarını değil, kendi vicdanını da yitirir.

Ve belki de asıl soru şudur; tüm bu olup bitenler karşısında ne kadar güçlü olduğumuz değil, ne kadar merhametli kalabildiğimiz…

Çünkü tarih, en çok gücü olanları değil, insan kalmayı başaranları hatırlar.

Gülhan Genç / Düş(g)ünce

Yorum bırakın

Popüler