Ağır dramlar, mafya entrikaları, konakların bitmek bilmeyen miras kavgaları… Ekranda bunlardan fazlasını arayan biri olarak, televizyonla arama mesafe koyalı çok oldu. Ancak “Bahar” gibi nadir yapımlar, sıcaklığı ve içtenliğiyle hâlâ bir umut olduğunu hatırlatıyor. Kırk yıllık dostumun tavsiyesiyle izlediğim Büyükanneler Restoranı ise, kalbimde çok daha derin bir yer etti. Film, yalnızca bir ailenin hikâyesini değil, geçmişin sofralarında biriken sevgiyi, kaybolan aidiyet duygusunu ve ev dediğimiz yerin aslında kimlerle var olduğunu yeniden hatırlattı. Bu yüzden yazmalıyım dedim kendime çünkü bu film, sadece izlenmiyor; hissediliyor.

2025 yapımı Amerikan komedi‑dram filmi Nonnas, yönetmen Stephen Chbosky’nin elinden çıkma ama ruhu, iki kuşak, onlarca anı ve bir restoran kadar canlı. Film, annesini ve büyükannesini kaybettikten sonra hayatındaki boşluğu, onların yemek tarifleriyle, anılarıyla doldurmak isteyen Joe Scaravella’nın gerçek hikâyesinden yola çıkıyor. Scaravella, New York‑Staten Island’da açtığı restoran eğlenceli bir projeden öte, kaybettiği evin sıcaklığını, unutulan yemek kültürünü, göçmen bir ailenin kimliğini ve “evin” ne demek olduğunu hatırlatan bir yuva anlamı taşıyor.
Bugünün bireyselleşen dünyasında, “aile” kavramı artık eski anlamını yitirmeye başladı. Eskiden bir arada yaşamanın getirdiği dayanışma, birbirine omuz verme ve yuvada hissetme hali, modern yaşamın hızında eriyip gidiyor. Film, büyükanneler üzerinden geçmişin o köklü sıcaklığını bugünün yalnızlığına taşıyor. Bir sofrada sadece yemek yenmez, aynı zamanda hikâyeler paylaşılır, acılar hafifler, sevinçler büyür…
Bir evin mutfağı yalnızca yemek pişirilen bir mekan değildir; hafızadır, geçmişle bugünü birleştiren köprüdür. Büyükanneler Restoranı filmi, işte tam da bu köprüden geçerek bizi hem kendi çocukluğumuza hem de kaybolan aile değerlerine götürüyor. O eski sofralarda, çatal-kaşık seslerinin arasında fısıldanan hikâyeler, büyükannelerin elinden çıkan tariflerle birlikte bir kültürün, bir sevgi biçiminin taşındığını hatırlatıyor.
Film, nostaljik bir yemek yolculuğundan ziyade, bir duygunun, bir aidiyetin ve zamanla silikleşen aile bağlarının izini sürüyor. Bugünün kalabalık ama uzak hayatlarında, herkesin kendi ekranına kapandığı evlerde, artık kimse büyükannelerin sıcak bir çorba gibi içimizi ısıtan cümlelerini duymuyor. “Evladım, aç kalma” diyen bir sesin yerini, sessiz bildirimler alıyor.
Büyükanneler Restoranı, yemeklerin ardındaki elleri, sevgileri ve hikâyeleri görünür kılıyor, modern zamanların unutturduğu değerleri, birlikte oturulan sofraları, kuşaktan kuşağa aktarılan gelenekleri, kayıtsız şartsız sevgiyi tekrar anımsatıyor. Yalnızlaşan bireyin derin bir özlemle döndüğü o tek yerin aslında bir zamanlar “yuva” olduğunu gösteriyor bize. Ve en derinden şu soruyu sorduruyor:
“Giden sadece insanlar mıydı, yoksa birlikte yaşamanın anlamı mıydı asıl eksilen?”
Duyguların, sofraların ve kuşakların yeniden buluşabileceği yerleri hatırlamaya bir davet. Çünkü bazen bir tabak çorba, bir ömürlük sevgiye denk gelir.
Zaman değişiyor, hayat hızlanıyor, insanlar uzaklaşıyor ama sofralar hâlâ aynı dili konuşuyor. Nonnas bize gösteriyor ki, geçmişimizi kaybetmek zorunda değiliz; onu yaşatmanın yolu, birlikte pişirmekten, birlikte yemekten ve en çok da birlikte hatırlamaktan geçiyor.
Çünkü bir büyükannenin eliyle yoğrulmuş hamur, yalnızca yemek değildir; çocukluğun kokusu, gençliğin sesi ve aidiyetin en sıcak hâlidir. Ve biz her lokmada sadece bir tat değil, ait olduğumuz yeri, geldiğimiz hikâyeyi yeniden buluruz.
Belki de bu yüzden bazı yemekler doymak için değil, hatırlamak için vardır. Ve bazı sofralar sadece karın değil kalpleri de doyurur.
Düş(g)ünce/Gülhan Genç





Yorum bırakın