Göz ardı edilen çığlıklar, duyulmamış haykırışlar arasında sessizce eksiliyoruz; bazen bir haberin alt satırında, bazen bir mahkeme tutanağının soğuk diliyle… Kadın ölümleri birer istatistik değil, her biri yarım kalan bir hayat, dinmeyen bir acı, bitmeyen bir yokluk. Aile içinde, sokakta, iş yerinde; kadının varlığı her gün tehdit altında. Bu makalede sadece rakamları değil, rakamların ardındaki hikâyeleri ve toplumsal sessizliğin nasıl bir suça ortak olduğunu birlikte irdeleyeceğiz. Çünkü artık susmak, görmezden gelmek değil; harekete geçip yaşatmak zorundayız.
Siyasi iktidarın, ‘Aile Yılı’ ilan ettiği bir yılda 2025 yılının ilk 6 ayında erkekler tarafından 136 kadın öldürüldü, 145 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Defalarca bıçaklandılar, silahla vuruldular, öldürüldükleri yetmezmiş gibi parçalara ayrılıp her bir parçaları bir yerlere atıldılar.
Kadın cinayetlerinin artışında, birbiriyle kesişen sosyo-ekonomik ve psikolojik dinamikler KADIN CİNAYETLERİNİN temelini oluşturmaktalar. Bunlar;
- Cezasızlık Algısı ve Sessiz Teşvik:
Toplumda giderek yaygınlaşan cezasızlık algısı, kadınlara ve çocuklara yönelik suçlarda adeta görünmeyen bir teşvik işlevi görüyor. Şiddet uygulayanların “yakalanmam” ya da “ceza alsam bile hafifletilir” düşüncesi, potansiyel suçların önünü açıyor. Mahkeme süreçlerinde failin takım elbise giymesi, “iyi hal indirimi” alması ya da mağdurun geçmiş yaşamının sorgulanması gibi uygulamalar, adalet duygusunu zedeliyor ve caydırıcılığı yok ediyor. Oysa şiddetin önlenmesinde ilk şart, adaletin görünür ve eşit şekilde işlemesidir.
- Koruyucu Sistemlerin Yetersizliği ve Boşlukta Kalan Hayatlar
Kadını ve çocuğu korumaya yönelik sistemler, hâlâ reaktif bir yapıda. Yani şiddet gerçekleşmeden önce değil, ancak yaşandıktan sonra devreye giriyor. Oysa etkin bir önleyici sistem, risk altındaki bireyleri önceden tespit edebilmeli, onlara destek sağlayacak sosyal ve hukuki altyapıyı sunmalıdır. Sığınma evlerinin sayısal ve niteliksel yetersizliği, kolluk kuvvetlerinin zamanında müdahale eksiklikleri ve psikososyal destek mekanizmalarının zayıflığı, mağduru tekrar tekrar yalnız bırakıyor.
- Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Güvensiz Kamusal Alanlar
Kadınların yaşam alanları; sokaklar, toplu taşıma araçları, iş yerleri ve hatta eğitim kurumları, hâlâ tam anlamıyla güvenli değil. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizliği, bu alanlarda da kadını “ikinci planda” konumlandırıyor. Kadının giyimi, davranışı, saatte neden dışarda olduğu sorgulanırken; saldırganın niyeti ve suçu çoğu zaman gölgede kalıyor. Bu eşitsizlik, yalnızca kadınların değil çocukların da güvenliğini tehdit eden yapısal bir sorundur.
Peki bu ölümleri durdurmanın ya da en azından azaltabilmenin bir yolu yok mu? Elbette ki var, yeter ki ülkedeki kanun yapıcılar bu konuyu sahiplensinler ve kararlı dursunlar. Çözüm aslında oldukça basit.
- Yasal düzenlemelerin etkin ve tutarlı uygulanmaması; mevcut yasalar kâğıt üzerinde yeterli gibi görünse de uygulanmasındaki aksaklıklar ciddi sorunlara yol açıyor. Özellikle çocuklara yönelik cinsel istismar ve kadın cinayetlerinde, cezaların ertelenmesi veya iyi hâl indirimleri mağdurlar için ikinci bir travma yaratıyor. Bu nedenle, caydırıcılığı yüksek, tavizsiz bir hukuk anlayışı elzemdir.
- Koruma kararlarının hızlı, etkili ve denetlenebilir olması;kadınlar ve çocuklar için alınan uzaklaştırma veya koruma kararlarının takibi için elektronik kelepçe, ani müdahale ekipleri ve dijital ihbar sistemleri gibi uygulamalar yaygınlaştırılmalıdır. Koruma kararlarının yalnızca “verilmiş” değil, “uygulanmış” olması esastır.
- Eğitim ve farkındalık çalışmalarının artırılması; toplumsal cinsiyet eşitliği, çocuk hakları ve şiddetsiz iletişim gibi konuların ilkokuldan itibaren müfredata dâhil edilmesi, şiddet davranışının önüne geçmek için kültürel bir dönüşüm sağlar. Aynı zamanda yetişkinler için de kamu spotları, atölyeler ve seminerler düzenlenmelidir.
- Kadınların ve çocukların ekonomik ve sosyal güçlenmesi; kadınların ekonomik bağımsızlığı, şiddet döngüsünden çıkmaları için anahtardır. Devlet destekli istihdam projeleri, kreş hizmetleri ve sosyal yardımlar, kadınların kendi ayakları üzerinde durmasını kolaylaştırır. Çocuklar içinse ücretsiz psikososyal destekler, okul ve sokak güvenliği artırılmalıdır.
- Destek hatları ve acil müdahale merkezlerinin yaygınlaştırılması;7/24 hizmet veren gizli ve güvenli çağrı hatları, mağdurun sesini hızlı duyurabilmesi için kritik önem taşır. Özellikle kırsal bölgelerde ve dil bariyeri olan göçmen topluluklarda erişilebilirliğin sağlanması gerekir.
- Medya dilinin dönüşümü; şiddeti romantize eden, mazur gören ya da magazinleştiren medya dili yerine, farkındalık yaratan ve toplumu bilinçlendiren yayın politikaları teşvik edilmelidir.
Kadın cinayetleri sadece bireysel suçlar değil; toplumsal yapının, kültürel kodların, hukuki sistemin ve ekonomik koşulların ortak ürünüdür. Bu cinayetlerin artış göstermesi; kadının toplumdaki yerine, özgürlüğüne ve varoluş hakkına yönelik ciddi bir tehdit barındırmaktadır. Sadece yasal düzenlemeler değil, aynı zamanda zihniyet dönüşümü de şarttır.
Kadınlar sadece öldüklerinde gündem olmamalı; yaşarken desteklenmeli, korunmalı ve güçlendirilmelidir. Her kadın cinayeti, aslında tüm toplumun vicdanında açılmış bir yaradır. Ve biz bu yarayı görmezden geldikçe, hiçbirimiz gerçekten güvende sayılmayız.
Sonuç olarak, kadın ölümleri sadece bireysel trajediler değil; bir ülkenin vicdanı ile hesaplaşmasıdır. Bu tabloya karşı sessiz kalmak, yalnızca kayıplara tanıklık etmek değil; bu yozlaşmanın parçası olmak demektir.
Unutmayalım; sessizlik, şiddetin ortağıdır ve ‘Adalet’ susarsa, cinayet konuşur…
Düş(g)ünce / Gülhan Genç





Yorum bırakın