Kendinizi en son ne zaman gerçekten dinlediniz? Hayatın koşuşturması içinde iç sesini unutanlar için bir durak, bir hatırlatma gibi yazıyor bugünkü konuğumuz. Kişisel gelişim alanındaki eserleriyle pek çok insana rehberlik eden bu yazarla, hayatı anlamlandırmak, benliğe dokunmak ve değişimin kıyısında cesaretle durmak üzerine derin bir söyleşi gerçekleştirdik.
- Nazan Hanım hoş geldiniz. Öncelikle sizi tanıyalım mı? Nazan Koç kimdir, ne yapar, kişisel gelişimle ne zaman ilgilenmeye başladı ve birikimlerini cümlelere dökerek kitaplaştırmaya nasıl karar verdi?
Nazan Koç, aslında Anadolu’nun bir kızı. Anadolu’da doğup büyüyen, köklerini hiç unutmayan ama her zaman kendini geliştirmeye ve dönüştürmeye adamış biriyim. Küçüklüğümden beri çok okuyan, araştıran, hikâyeler ve sohbetler dinlemeyi seven bir yapım vardı. Bu merak beni insanın iç dünyasını anlamaya yöneltti ve bu nedenle lisans eğitimimi psikoloji alanında tamamladım.
Yaklaşık otuzlu yaşlarımın başında içsel bir uyanış yaşadım. Sonrasında kişisel gelişimle yakından ilgilenmeye, kendimi hem içsel hem zihinsel anlamda keşfetmeye başladım. Sorguladıkça hayatımdaki eksikleri fark ettim; adeta bir tür hipnoz hâlinde yaşadığımı gördüm. Öncelikle bu farkındalıkları kendi üzerimde çalıştım. Her birini dönüştürmeye başladıkça hayatımda da büyük değişimler oldu. Bir süre sonra bu deneyimi paylaşma isteği doğdu içimde. Danışanlarla çalışmaya başladım; uzun yıllardır bireysel ve evlilik danışmanlığı yapıyorum.
Kitap yazma sürecim daha sonra oldu. İlk kitabım “Merhaba Ruh” için 2019 yılında karar verdim. O dönemde covid sürecinde tedavi görüyordum ve bu sürecin bana kattığı farkındalıkla yazmaya başladım. Amacım, kendi fark ettiklerimi insanların da fark etmesine vesile olmaktı. Çünkü farkındalık, dönüşümün ilk adımı. Böylece bu yolculuk bir kitapla başladı ve hâlâ gelişerek devam ediyor. İkinci kitabım “Homoteral Arınma” ise okuyucusuyla çok yeni buluştu.
- Kitap yazarken nasıl ilerliyorsunuz? Önce bir tema mı belirliyorsunuz, yoksa yazarken mi şekilleniyor kitabınız?
Benim için kitap yazma süreci aslında yazmaya başlamadan önce bitmiş oluyor. Yani bir kitabı kaleme almadan önce o kitap zaten zihnimde tamamlanmış hâlde duruyor. Kurgusu, teması, ana amacı benim için çok netleşmiş oluyor.
Ben özellikle toplumsal ve bireysel farkındalık üzerine çalıştığım için, kitaplarımı da insanların sık yaşadığı sorunları merkeze alarak yazıyorum. Amacım, okurun kendi yaşamında bir farkındalık sıçraması yaşamasına vesile olmak. Yani bir nevi “uyanış” başlatmak.
İlk kitabımda daha çok farkındalık ve bilinç sıçraması teması vardı. İnsanların toplumsal kalıplardan, düşünce döngülerinden özgürleşebilmesini hedefledim. İkinci kitabımda ise kişinin günlük yaşamında kendini nasıl dengede tutabileceği, ruh-beden-zihin dengesini nasıl sağlayabileceği üzerine yoğunlaştım. Çünkü danışanlarımla yaptığım çalışmalarda fark ettim ki, çoğumuz yanlış nefes alıyoruz. Yanlış nefes, hayat enerjisini bozan bir şey — bu da kaos, stres ve dengesizlik olarak geri dönüyor. Yeni kitabımda bu “homolateral yapı” dediğim enerji dengesini anlatıyor, kişinin doğru nefesle ve basit farkındalık egzersizleriyle kendi yaşam kalitesini nasıl yükseltebileceğini gösteriyorum.
Yani özetle, kitabı yazmadan önce ben onu zaten içimde tamamlıyorum. Yazarken ise sadece o bilgeliği, o enerjiyi kâğıda döküyorum. Yazdıkça da detaylanıyor, büyüyor ve derinleşiyor.
İkinci kitabımda ise kişinin günlük yaşamında kendini nasıl dengede tutabileceği, ruh-beden-zihin dengesini nasıl sağlayabileceği üzerine yoğunlaştım. Çünkü danışanlarımla yaptığım çalışmalarda fark ettim ki, çoğumuz yanlış nefes alıyoruz. Yanlış nefes, hayat enerjisini bozan bir şey bu da kaos, stres ve dengesizlik olarak geri dönüyor.
Yeni kitabımda bu “homolateral yapı” dediğim enerji dengesini anlatıyor, kişinin doğru nefesle ve basit farkındalık egzersizleriyle kendi yaşam kalitesini nasıl yükseltebileceğini gösteriyorum. Yani özetle, kitabı yazmadan önce ben onu zaten içimde tamamlıyorum. Yazarken ise sadece o bilgeliği, o enerjiyi kâğıda döküyorum. Yazdıkça da detaylanıyor, büyüyor ve derinleşiyor.
- Yazma sürecinizde rutine bağladığınız alışkanlıklarınız var mı?
Evet, benim de belirli bir yazma rutinim var. Genelde gece yatmadan önce kendime bir saatlik sessizlik zamanı ayırırım. O süreçte zihnimi arındırırım, günü toparlarım. Bu bana ertesi günün yazı enerjisini hazırlar. Sabah erken kalkarım. Ilık limonlu suyun içine bir kaşık bal koyarım; bu hem metabolizmamı rahatlatır hem de bedenimi yumuşatır. Ardından kısa bir nefes egzersizi ve hafif yoga hareketleri yaparım. Bu bana hem zihinsel açıklık hem de homolateral denge sağlar.
Bu ritüelin ardından bilgisayarımın başına geçerim. O anda enerji akışı çok berrak olur; yazmak hem daha kolay hem de daha derin bir hâl alır. Genelde saat 10’a kadar bu yazma hâli devam eder. Eğer o gün başka bir planım, seansım veya seminerim yoksa bu zamanı tamamen yazıya ayırırım. 10’dan sonra gün diğer programlarıma, görüşmelere veya danışan seanslarına geçer.
Kısacası yazı benim için sadece bir üretim değil, aynı zamanda bir sabah ritüeli, bir denge pratiği. Her kelimeyi o içsel dinginlik hâlinden doğurmayı seviyorum.
- ·Yazarken sizi en çok zorlayan duygusal süreç hangisi oluyor? Ve kitaplarınıza yansıttığınız temel felsefe nedir?
Yazarken duygusallıktan çok analitik düşünmeye çalışırım. Çünkü benim içimde biriktirdiğim pek çok hikâye var; yaşanmış hayatlar, psikolojik süreçler, aile öyküleri, ruhsal sıkıntılar… Bunları gözlemlemek hem insana dair derin bir empati kazandırıyor hem de yazarken doğru sentezi kurmamı sağlıyor.
Bazen tabii ki duygusal olarak zorlandığım anlar oluyor. Özellikle insanların büyük bir kısmının hâlâ geçmişin esaretinde yaşadığını gördüğümde. Geçmişini dönüştüremediği için aynı döngüde sıkışan insan hikâyeleri beni duygusal olarak etkileyebiliyor. O anlarda kısa bir içsel sarsıntı yaşasam da analitik tarafım devreye giriyor ve süreci dengeye taşıyorum. Kitaplarıma yansıttığım temel felsefe ise “insan odaklı yaşam sanatı”. Ben buna “kendi versiyonunu yeniden yaratma” diyorum. Her insan, farkındalıkla kendi hayatını yeniden tasarlayabilir, yeniden başlayabilir.
Bu yüzden kitaplarımda hep şu ana fikri işlerim; “İnsan kendini tanıdıkça değişir, değiştikçe özgürleşir ve yeniden doğar.”
- Kişisel gelişim kitapları yazan bir yazar olarak sizin gözlemlediğiniz ve insanların en çok zorlandığı ama farkında olmadığı şey nedir sizce?
Özellikle bizim coğrafyamızda çok yaygın bir durum bu. İlk kitabımda da bunun üzerinde çok durdum çünkü insanların büyük bir kısmı yaşadıkları rollerin farkında değiller. Aslında hepimiz sıfır ile yedi yaş arasında bir kimlik ve roller geliştiriyoruz. Bu roller, ailemizin, toplumun ve kültürün bize öğrettiği kalıplardan oluşuyor. Fakat kişi bunların farkına varmaz ve dönüştürmezse, ömrü boyunca o rollerin içinde yaşamaya devam ediyor. Ben bunu üç temel rolde tanımlıyorum: mağdur, kurban ve geri zekâlı rolü. Bu terimler ilk duyulduğunda sert gelebilir ama aslında birer farkındalık tanımıdır.
Kurban rolü, genellikle çocuklukta yaşanan travmatik olaylarla öğreniliyor. Mağdur rolü, çoğunlukla aile içinde baskı gören, kendi kimliğini ifade edemeyen bireylerde gelişiyor. Geri zekâlı rolü ise toplumda yanlış anlaşılan bir kavram. Benim tanımımla bu, “geriden gelen kültürle yaşayan”, yani geleneklerin, göreneklerin ve yerleşik inançların sınırında sıkışıp kalan insanın rolüdür. Bu aslında hakaret değil; bilinçsizlikten kaynaklanan bir yaşam biçimidir.
Toplumumuzda bu üç rol çok yaygın ve insanlar farkında olmadan bu kimliklerle yaşıyorlar. Danışanlarımla çalışırken de bunu çok net gözlemliyorum. Fark ettiklerinde hem şaşırıyorlar hem de derin bir sarsılma yaşıyorlar. Bazıları “Eyvah, ben bunları yıllardır yapıyormuşum!” diyor, bazıları ise fark ettiğini dönüştüremediği için içsel bir çatışma yaşıyor. Benim kitaplarımın amacı da tam olarak bu:
İnsana kendi rolünü fark ettirmek, bu farkındalığı dönüştürmesi için ona ışık tutmak. Çünkü fark ettiğin an, değişimin ilk kapısı açılır.
- Okurlarınızdan sizi en çok etkileyen geri dönüş neydi? Ve kendi kitaplarınızdan bir cümle seçip hayat felsefeniz olarak görseniz, bu hangisi olurdu?
Okurlarımdan en çok etkilendiğim geri dönüş, bir kişinin bana dualarla dönmesiydi.
“İyi ki sizinle karşılaştım, iyi ki sizi tanıdım. Hayatımda muhteşem bir değişim yaşadım, bilinç sıçraması yaşadım.” Bu tür dönüşler, yazdıklarımın gerçekten birine dokunduğunu hissettirdiği için benim için çok değerli.
Bu tür dönüşler, yazdıklarımın gerçekten birine dokunduğunu hissettirdiği için benim için çok değerli. Kendi kitabımdan bir cümleyi hayat felsefem olarak seçecek olursam, “Hayat sorunlarla değil, sorularla gelir.” derim. Çünkü eğer size gelen sorulara doğru cevaplar verirseniz, tıpkı bir sınavda olduğu gibi sınıf atlarsınız. Hayat da aynı şekilde işler, karşınıza çıkan her olay bir sorudur. O soruların mesajını doğru okuyabilirseniz, hayat sizin için kolaylaşır. Bu bakış açısı benim yaşam felsefem oldu. Hem kendi yolculuğumda hem de kitaplarımda insanlara bunu anlatmaya çalışıyorum; sorunlardan kaçmak yerine, soruların cevabını bulmak… Çünkü farkındalık tam da orada başlıyor.
- Herkesin hayatında bir kez sorması gereken en önemli soru ne olurdu?
Ben bu soruyu kendi hayatımda gündemde tutarım, çünkü bütün farkındalık yolculuğu aslında bu soruyla başlar: “Ben kimim?” Ardından şu sorular gelir; Ben var mıyım, yok muyum? Varsam, varlığımın farkında mıyım? Varlığımın farkındaysam, varlığımla ne yapıyorum? Bu dünyaya geliş amacım nedir? Hayat amacımı buldum mu, bulduysam bunu gerçekten yaşıyor muyum? Ve en önemlisi; bu yaşadığım şey sadece bana mı hizmet ediyor, yoksa bütüne, hayata ve insanlığa da hizmet ediyor mu? Bence herkes hayatında bir kez durup bu soruları sormalı. Çünkü insan “kim olduğunu” hatırladığında, hayat da anlam kazanmaya başlıyor.
- Sizi yazmak konusunda yazmaya cesaretlendiren, etkileyen yazar ya da bir kitap var mı?
Evet, vardı. Kişisel gelişim alanında okuduğum ilk kitap “Simyacı”ydı ve beni derinden etkilemişti. O dönemde yazmak içimde bir istek olarak vardı ama kendimi tam anlamıyla hazır hissetmiyordum. Yıllar sonra Dr. Joe Dispenza’nın “Kendin Olma Alışkanlığını Kır” kitabını okudum. O kitap bende çok büyük bir farkındalık yarattı. İnsanın kendi bilgeliğini ve deneyimini paylaşmasının aslında bir sorumluluk olduğunu fark ettim. Dispenza’nın anlattıkları bana şunu hissettirdi; “Eğer bir bilgin varsa, onu aktarmak insanlığa hizmettir.”
Bu düşünce beni gerçekten cesaretlendirdi. O kitabı okuduktan sonra içimde çok farklı bir güç hissettim ve yazmaya o bilinçle başladım. Dr. Joe Dispenza, benim için hâlâ örnek aldığım, ilham duyduğum bir insandır.
- Gelişim yolculuğu sizce bir varış noktası mıdır, yoksa sonsuz bir süreç mi? İnsanlar değişebilir mi, yoksa dönüşmek mi daha gerçekçidir?
Gelişim yolculuğu bir varış noktası değildir; tam aksine, sonsuz bir süreçtir. İnsan değişebilir, dönüşebilir ve bu değişimle birlikte gelişir, olgunlaşır. Ben bunu hep şu şekilde anlatırım; öğrendikçe gelişiriz, geliştikçe dönüşürüz, dönüşüm bizi olgunluğa taşır. Bu süreci çok güzel özetleyen bir söz vardır, Mevlânâ’ya ait; “Hamdım, piştim, yandım.”
Bu cümle aslında insanın varoluş döngüsünü anlatır: öğrenmek, gelişmek ve olgunlaşmak. İnsan öğrenmeye devam ettikçe bilgeleşir; bilgeleştikçe ruhuyla hemhâl olur. Ruhla hemhâl olduğunda ise hayatla barışır, çünkü artık savaşmak yerine anlamaya başlar. İşte o zaman bilgelik yolculuğu başlar.
- Kitabınızı yeni okumaya başlayan biri için ne söylemek istersiniz?
Şunu özellikle belirtmek isterim; bir kitabı sadece gözle okuyup geçmekle, onu gerçekten anlamak arasında büyük fark var. Benim kitaplarım, sadece gözle değil, kalple ve farkındalıkla okunması gereken kitaplar. Çünkü okur sayfaları sadece hızlıca geçerse, kitabın derin anlamını yakalayamaz. Ama eğer biraz durup düşünür, hissettiği cümlelerin üzerinde kalırsa, orada kendiyle bir bağ kurmaya başlar. Aslında kitapla kurulan o bağ, kişinin kendi iç dünyasıyla kurduğu bağın aynasıdır. Bu yüzden hep şunu söylerim: “Kitabımı nefes alarak, hissederek ve dinleyerek okuyun.” Çünkü o zaman kitap sadece bir metin olmaktan çıkar, bir farkındalık yolculuğuna dönüşür.
- Son olarak; okura bırakmak istediğiniz tek bir mesaj olsa, bu ne olurdu?
Ben zaman/Beni hep dışarıda sanıyorsun ama aslında ben senin içindeyim/Sen nefes alırken ben akıyorum/Sen beklerken yavaşlıyorum/Sen farkında olduğunda genişliyorum/Çünkü sen beni hep kovalamaya çalışıyorsun/Koşarken gözlerin ileriye bakıyor ama ben hep şimdideyim/Benimle buluşmak istiyorsan, koşmayı bırak…
Bu söyleşi için gerçekten çok teşekkür ederim. Sorular çok farkındalıklı, çok derin ve bir o kadar da keyifliydi. Dilerim herkesin hayatında her şey en yüksek hayrına, güzellikle olsun. Ben de bu vesileyle herkese sevgi, farkındalık ve denge dolu bir yaşam diliyorum.
Bu söyleşi, bize bir kez daha gösterdi ki; gelişim bir varış değil, bir yolculuktur. İçimize tuttuğumuz her ışık, hayatımızı biraz daha aydınlatır. Bugünkü sohbet, sadece kelimelerle değil, yüreğe dokunan düşüncelerle doluydu. Katkıları için değerli konuğumuza teşekkür ediyor, okurlarımıza kendi iç seslerini dinleyecekleri sessiz ama güçlü anlar diliyoruz.





Yorum bırakın